Translate

21 Haziran 2012 Perşembe

İlk ve son kez üzerine yazdığım konu: AŞK

"Kalbimin ebedi aşk için yaratıldığını ve sadece ama sadece ona ayna kılınan o kalbe, kaybolup giden zeval mahkumlarının giremeyeceğini anlatan bir işarettir..Aşk ile ebede yönelirimve aşk gözyaşlarıyla sevgiliyi ararım..Mecazi sevmelerin ve sevgililerin elemini aşk ile hissederim; onları hakiki sevmeye ve sevgiliye aşk ile köprü eylerim.." Alıntı...

Rüyamda iki tarafı ağaçlık, çiçeklerle dolu, havası mis gibi kokan bir patikada yürüyordum..Yukarı baktığımda, patikanın üzerini yarı kapatmış ağaç dalları ve onun yaprakları arasından süzüle süzüle yere düşen güneş ışıklarının sardığını görebiliyordum her yanı..İçimdekileri anlatmam o kadar zordu ki sadece sevinçten çığlıklara boğulmak istiyordu ruhum..Her seferinde üzerime düşen çiğ taneleriyle kendime geliyordum..Her şey o kadar canlıydı ki..Renkler bile..Rüya gibi ama gerçekti de..Gözlerim kapalı alabildiğine koşuyordum arada..Sanki biri çağırıyordu peşinden gitmem, onu takip etmem için, tatlı bir fısıltı gibi duyuyordum sürekli sesini, ama içimdeki ses de "onu takip et" diyordu bana zaten..Zaman zaman gülüşlerini de duyuyordum, o güldükçe ben de gülüyor, o koştukça ben daha çok hızlanıyordum sanki..Küçük çocuklar gibi oyun oynuyorduk resmen patikada çiçek ve çiçek kokularının arasında birbirimizi izlerken..Hoşuma gidiyordu..Ve ne kadar koştum böyle hatırlamıyorum..Önüme bakma gereği bile hissetmiyordum..Taş mı varmış, takılıp düşermişim umrumda değildi ki..Çıplak ayak yetişmek istercesine daha hızlı koşmak istiyordum peşinden o fısıltının...

Bir süre sonra duyduğum o tatlı fısıltı daha uzaktan gelir gibiydi sanki..Acaba ben mi yavaşlıyordum bilememiştim..Yoksa o mu daha hızlanmıştı..git gide uzaklaştı..Kaçar gibiydi bu sefer..Durdum..Gözlerimi açmaktan korktum başta ama bir gariplik vardı..Adımlarımı atmaya başladığımda, bir pamuğa dokunuyormuşum gibi hissettiğim o toprak daha sert gelir olmuştu..Ayak bileklerimi acıtıyordu her basışımda..Rüzgar daha sert esiyordu, üşüyordum sanki...
Bir cesaret demiştim kendime..ve gözlerimi aralamayı başarmıştım..Her adımımda o patika daralmış sanki, etrafımda gördüğüm her şeyin rengi solmuştu..Daha cansızdı..Anlam verememiştim nedenine..Gözlerimi yeni açtığım için olmalıydı bu..Hani insan algılayamaz ya ilk başta..Uykulu ve yorgun gözlerle baktığımız her şey cansızdır çünkü..Bulanıktır..Silkelenip üzerimden atmaya çalıştım ama geçip gitmiyor, düzelmiyordu bu görüntü..Başımı yere çevirdiğimde bastığım yerlerin artık çimenler değil tozlu bir toprak olduğunu görmek canımı acıtmıştı..Adımlarım sekmeye başlıyordu birer birer..Yürümeye çalışırken birbirlerine dolanıyorlardı sanki, ama düşmemek için hala zorluyordum kendimi..Yürümeye devam etmeye çalıştıkça daha da zorlaşıyordu.. ve ne kadar böyle devam ettiğimi hatırlamıyorum..Yorgundum..ve düşmüştüm artık..Uyuyakalmışım...

Şimdi ise nerede olduğumu hiç ama hiç bilmiyordum, sadece ayaklarımın altında inanılmaz bir acı hissediyordum, ellerimle etrafımı yoklamıştım ister istemez..Kontrol dışıydı bu yaptığım..Hiç bir şey yoktu etrafımda..Boşluk..Sadece boşluktu..Hissettiğim ya da hissedemediğim..Korkmaya başladığımı hissediyordum ve çok korkuyordum..Neyin üzerinde duruyordum da bu kadar acıyordu ayaklarım anlam veremiyordum..Rüya görüyorum deyip geçiştiriveriyordum korkuyu itelemek için..ama bitmiyordu..Sanki bir bıçak üzerinde yürümeye çalışıyormuşum gibiydi bu his..Kurtulmam gerekiyordu bundan ama nasıl olacağını bilemiyordum ki..Ölmek miydi çare, yürümeye devam etmek mi ya da kendini sağ ya da sol tarafındaki boşluğa bırakmak mı uçamayacağını bile bile..

İşte insanın asıl seçimi bu noktada başlıyor:) Nefret ya da aşk...İkisi arasındaki ince çizgi..
Gerçek aşksa hissettiğiniz, ya o bıçak üzerinde o ince çizgi üzerinde yürümeye devam edeceksiniz içiniz parçalana parçalana ya da kendinizi aşkın tarafındaki boşluğa bırakacaksınız..Sonsuz olana..Ama asla nefretin değil..Orada, "uyuyakalmışım" kısmında uyanırsınız rüyanızdan..ve daha bir çok yollar görür bir çok fısıltılar duyarsınız, ama hangisine güvenebileceğinizi bilemezsiniz, karışık olan benliğiniz daha fazla karışır ve kayboluşu yaşarsınız..
Kaybettiğiniz sadece o güzel patikanızda olmaz, kendinizi de kaybedersiniz..
Bir süre sonra kendinizi tanıyamaz olursunuz...ve ilk rüyanızın içinde dolanır durursunuz..Ve bir daha hiç o fısıltı gelmez kulağınıza..Uyanamayabilirsiniz de ayrıca..

Uyuyakalmışım kısmından sonra rüyalarında tekrar rüyaya dalanlar...Sadece iki yol vardır onların önlerinde..Daha güvenlidir..Daha güvendedirler..Ve ikisi de gerçek aşka çıkar..Biri kesinlikle Allah katında olandır..Çünkü ruhlarımızı bizlere veren O dur..Ve onun suretlerine aşık oluruz hepimiz...

xoxoxoox.....

20 Haziran 2012 Çarşamba

........

Gözlerinizi kapatın şimdi..Olduğunuz yerde..Ne yapıyorsanız bırakın iki dakikalığına..Bir hikaye anlatacağım bugün sadece..Hani korkularımız vardır ya hepimizin..Sürekli üzerinde düşündüğümüz..ve bir gün geldiğinde bire bir yaşadığımız ve unutamadığımız hiç bir zaman..Öyle bir şey işte..

Mutlu bir aile vardı Ankara da yaşayan..Güzel bir anne..Başarılı bir baba..ve biri kız biri erken iki de çocukları..İçindeyken, o kız çocuğu küçücük olduğu için mi ona öyle hissetirdiğini bilmediği kocaman bir çiftlikleri vardı..Hafta sonları oraya gidilirdi hep..Babaanne ve dede orada yaşarlardı..İki kardeş bütün gün ağaçların altında birbirlerini kovalar, oyun oynarlardı..Babaannenin, ağaçların arasına ve evin önüne sağına soluna, her yere diktiği çiçekleri süslerdi bahçenin her yanını...O kadar ki sabahları uyandıklarında gül, lale, yasemin, nergis kokuları sarardı bahçenin her yerini ve o koku içinde uyanırlardı her biri ailenin..Dede, bütün gün ağaçlarla uğraşırdı, sonra kendi garajına giderdi, tamir edilecek ve yapılacak bir şeyler mutlaka bulunurdu hep..Eskiden böyleymiş, kırılan şeyler asla çöpe atılmazmış, tamir edildikten sonra eğer değerli bir şeyse evin baş köşesine konurmuş yeniden..Sabah kimse uyanmadan daha babaanne bahçesinden topladığı malzemelerle kahvaltı hazırlarmış..kahvaltıdan sonra da iki kardeş yine bahçe de alırlarmış soluğu, hatta ayakkabılar bile giyilmeden:)...

Yine böyle bir günün sonunda annesi, küçük kızını karşısına alıp, kardeşini alarak Ankara ya dönmeleri gerektiğini ama ertesi gün mutlaka döneceklerini hatta sabah uyandığında yanında olacağını söylemiş..Küçük kız anlam verememiş buna, neden kendisi de gitmiyor ki diye düşünmüş ama soramamış.Ama küçük kız inanmış buna..İnanmak istemiş her ne kadar kafasını kurcalasa da...

Ertesi sabah, hiç uyanmadığı kadar erken uyanmış uykusundan, ama kimseyi görememiş, bütün odalara bakmış, yatakların altını kontrol etmiş hatta kendisinden saklandıklarını düşünüp..Şaka yaptıklarına inandırmaya çalışmış kendisini..Ama kimse yokmuş..:( Küçücük adımlarıyla bahçeye atmış kendini, nefes alabilmek için, babaannesinin sapsarı güller açan ağacının altına oturmuş ve orada ağlayabildiği kadar ağlamış gözyaşının son damlasına kadar..
Ve söz vermiş kendisine, yaşadığı sürece hiç yalan söylemeyecek ve başka insanları kendi üzüldüğü gibi üzmeyecekmiş..


6 yaşındaydım sanırım..O zaman anlamıştım yalanın ne demek olduğunu ve zorunlulukların insanları nasıl yalan söylemeye ittiğini...Ama anne ve babamı hiç bir yerde bulamadığım o günü hiç unutmadım..Neler hissettiğimi hiç unutmadım..Anlatırken dahi, hala her saniyesini tekrar tekrar yaşıyorum garip bir şekilde tüm hissettiklerimle..Korktuğu hep başına gelirmiş ya insanın..Sırf bu yüzden hiç bir şeyden korkulmaması gerekiyormuş..Gerçi bir hafta! sonra döndüklerinde annem bütün gün benim gönlümü almaya çalışmıştı bıkmadan usanmadan..Minicik kollarımla boynuna sarılıp ağladığımı hatırlıyorum ve beni bir daha hiç bırakmamasını söylediğimi..O günden sonra hiç bırakmadı beni..Annem de babam da..

Yaşadığımız kötü hissettiren şeyler hep kalıyor üzerlerimizde..Hele de çocukken yaşadıklarımız..Düşünün.. sizin de vardır mutlaka..Ama bırakılıp gitmekten hep korktum ben, ne kadar korktumsa da hep yaşadım..Hala da yaşıyorum..Aslında kendimi tamamen anlatmaktan da hep korktum ben..Hepimizin belirli zaafları, korkuları, hayal kırıklıkları.. vs var..Kimi zaman ifade edebiliyoruz bunları karşımızdakiler izin verdikleri sürece..çoğu zaman da siniyoruz bir köşeye..zarar görmemek adına..Ama ben vazgeçiyorum artık..Siz izin vermediğiniz ve inanmadığınız sürece hiç kimse zarar veremez size..Hiç kimse..Sadece bir karar verip nerede durmanız gerektiğini bilmelisiniz..Tüm sorun karar verebilmek...

19 Haziran 2012 Salı

Yokoluş.. ve Huzur

Kıpkırmızı bir günbatımına karşı oturuyorum.. Ve şu anda benim için dünyanın en huzur verici eylemini gerçekleştiriyorum..
İçinizden geçenleri karalayabilmek...Çünkü ben aslında konuşurken çok güzel cümleler kurabilen biri değilim, çünkü konuşurken her şey sıradan..Olması, söylenmesi gerektiği gibi..İnsan beyninin dilinize verdiği komutlardan ibaret sadece..Konuşurken aslında çok devrik cümle kurmam ama her şeyden önce içimden geldiği gibi yazmak istiyorum..En azından burada:)
Duygular karıştırılmaz çoğu zaman konuşmalara..Hatta karşınızdaki insan sizin gibi düşünemiyor diye çoğu zaman gerizekalı:) olur..öyle dersiniz..Çalışma hayatına girdiğimiz zaman mı alıştık yoksa böyle konuşmaya?..Bilmiyorum..
İstemese de bir süre sonra buna alışıyor insan sanırım..Robotlaşıyoruz..Verdiğimiz tepkilerin gayet normal olduğuna bile inandırıyoruz kendimizi..Sadece kendimizi kandırıyoruz..Duygularımızı, hislerimizi, bizi biz yapan her şeyi savurup atıyoruz..İş uğruna kırdığımız insanları yok sayıyoruz..Amaç, hep daha fazla kazanmak...!

Halbu ki hiç birimize böyle öğretilmemişti çalışma hayatı..Anneciğimle babam üniversiteyi kazandığımda her şeyin toz pembe olduğu o kadar güzel bir tablo çizmişlerdi ki, o zamana kadar onlardan hiç ayrılmayan ayrılamayan be, başka bir şehirde okumak için canatar olmuştum..Kendi paramı kazanacaktım, kararları veren ben olacaktım, o zamana kadar her şeyle ilgili karar veren onlar olmuşlardı çünkü benim yerime..Kendi planlarımı kendim yapacaktım, kimseye bağlı kalmadan.."Özellikle kız çocuğunun okuması lazım" derdei babam ve annem hep, kendi ayakları üzerinde durabilmesi gerekirdi onlara göre..Hala da öyle:) İnsanlara güvenilmezdi çünkü ama onlar bana güveniyorlardı, bu da inanılmaz derecede mutlu ediyordu beni..Beni kendi sınırlarım içinde hep daha özgür hissettiriyordu..Çok da haklılardı aslında, sonradan anlayabiliyor insan..Herşeye hep geç kaldığımızı düşünüyoruz, anlamsız bir paniğe kapılıyoruz sonra..Hepimizin bir şeyleri koştura koştura yapmasının sanırım tek nedeni de bu..Çelme yememek!..Hep önde olmak..İçlerimizde var olan güvensizliklerimiz hergün hepimizi biraz daha yok ediyor dikkatli bakıldığında..Ama hiç birimiz o müthiş egosuna yediremiyor bunu, bir şekilde kendimizi savunmak adına bahanelerimiz de hazır oluyor..Sonra da duvarlarımızı örüyoruz etrafımıza..Cümle her seferinde şöyle başlıyor..HAYAT BÖYLE!

Ben hayatın böyle olduğuna inanmayanlardanım! Yaşamak için insanın ne çok fazla paraya ne de çok nüfuza ihtiyacı avrdır..Sahip olunması gereken şeyler aslında insanların içindekilerdir.."Kalplerinizle yaptığınız her şey size geri döner" der Mevlana...
Bana sorarsanız, hayat da insanın severek, keyif alarak yaptığı her şeyin toplamıdır diyebilirim..Hayat, bazılarımızın söylediği gibi asla anlamsız değil!, kendinizi bulduğunuz süreç o..Anlamsız olarak nitelendirdiğiniz de kendinizin de bir anlamı kalmayacaktır..Etrafınızdaki insanlar için de sizin...

Her şey geçip gittikten sonra arkanızda kalan tabloya bakmanız, aslında neyi ne için yaptığınızı daha iyi anlamanıza yardımcı oluyor..Dışarıdan ve tarafsız olarak..En azından ben böyle düşünüyorum artık..Gereksiz koşturmalar yok, gereksiz duygu patlamaları yok, inanın çok daha iyi hissediyorsunuzgün bitiminde..Evinizde daha mutlusunuz, daha insan:)..Ve gün sonunda size ne yaptın bugün diye soran anneciğinize, çalıştım:) ve kimseyi kırmadım diyebiliyorsunuz..Bunun verdiği mutluluk bambaşka..Ve adı da HUZUR!:)...